Büyücülük, Falcılık Ve Cincilik

Kahve_fali

Bilinmeyen, gizemli şeyler, her zaman insanoğlunun merakını celbetmiştir. Öteden beri, korkularının esiri olan insan ruhu, sürekli bilinmeyeni öğrenmeye çalışmıştır.

İnsanoğlunun bu merakı, kimi şarlatanların dikkatini çekmiş ve geçim kapısı haline gelmiştir. Medyum, falcı, kâhin gibi muhtelif unvan ve maskelerin ardına saklanan bu şarlatanlar, moda tabirleriyle; “kahve falı, tarot, burçlar ve astroloji” gibi çeşitli yöntemlerle halkı kandırma yolunu tercih etmişlerdir.

Kimi şarlatanlar da cinleri olduğu iddiası ile insanları dolandırma yolunu tercih ederler. İşte, bu yazıda bu meselenin ilmi ve fıkhî/akaidi durumunu masaya yatıracağız.

Falcılık ve Fal

Arama motoru Google’a ‘fal’ diye yazdığımız zaman, envai çeşidi karşımıza çıkıyor. Tarot falından kahve falına, Çin falına varıncaya kadar, muhtelif çeşitleri ile sanal/reel âlemde boy gösteren modern falcılarımız, web cam aracılığıyla bile sanatlarını icra ediyorlar(!)

İsimleri de artık falcı değil, daha bir afili, daha bir kibar; Medyum, Hoca… Bakla falına bakan sevimli roman teyzelerin, âşıkların üç vakte kadar kavuşacaklarını müjdelediği sevimli şiveleri, artık Yeşilçam’ın nostaljisinde kaldı.

“Ey iman edenler! Şarap, kumar, dikili taşlar (putlar), fal ve şans okları, birer şeytan işi pisliktir; bunlardan uzak durun ki kurtuluşa eresiniz. Şeytan, içki ve kumar yoluyla, ancak aranıza düşmanlık ve kin sokmak; sizi, Allah’ı anmaktan ve namazdan alıkoymak ister. Artık (bunlardan) vazgeçtiniz değil mi?” (Maide; 90-91)

Allah’ın; “şeytanın oyuncağı” olarak tavsif ettiği ve “pislik” olarak net bir biçimde tarif ettiği fala, bir Müslüman nasıl kendisini kaptırabilir? Elbette bunda, insanımızın dininden habersiz olmasının yanı sıra, bazı şahısların tuzaklarını, insanları kandırma/aldatma üzerine kurmaları da etkin bir faktördür…

Modern falcılar, insanları ekonomik olarak sömürdükleri yetmiyormuş gibi bir güzel kandırıyorlar, psikolojilerini de bozuyorlar, huzur ve saadetleri ile oynuyorlar. Hatta dilimiz varmıyor ama medyada maalesef görüyoruz; insanların iffet ve namuslarına musallat oluyorlar.

Tüm ikaz ve vahim neticelere rağmen, hala kendilerine avlayacak ebleh ve saf insan bulmakta da zorlanmıyorlar. İslam itikadına göre, hangi ad adı altında olursa olsun (ister kahve, ister tarot, ister su, ister Çin falı olsun) bir insanın geleceği bilmesi mümkün müdür? Hayır, asla mümkün değildir!

Bu soruya, istisnasız tüm Ehli Sünnet ulemasının vereceği cevap, kocaman bir “Hayır!” olacaktır. Gaybı, Allah’tan başka kimsenin bilmesi mümkün değildir. Herhangi kafa karışıklığına sebebiyet vermemek için baştan belirtelim ki Resullerin ve Evliyaullahın Allah’ın bildirmesi ile verdiği gaybi haberler, bu yazının konusu dışındadır. Kaldı ki piyasadaki medyum geçinenlerin Ehlullahtan olmadıkları; bırakın ehline malum olmayı, yedi cihanın muttali olduğu bir meseledir.

“De ki: ‘Göklerde ve yerde olan gaybı, Allah’tan başka bilen yoktur.” (Neml; 65) ve “De ki: Size ‘Allah’ın hazineleri elimdedir demiyorum, gaybı da bilmiyorum…” (Enâm; 50), “Eğer gaybı bilseydim, daha fazla hayır yapardım…” (Â’raf; 188) ayetlerine rağmen, “Ben gaybı biliyorum” diyenden daha zalim kimi düşünebiliriz?

İnsanların geleceğini okuduğunu, başına gelecekleri bildiğini iddia edenlerin hükmü ortadadır. Peki, ya bunlara inananların hali? Bu tür şarlatanlara inananların hali diğerlerinden hiç de aşağı kalır değildir.

“Her kim, bir arrafa (falcıya/kâhine) gider, ona bir şey sorar, söylediğine de inanırsa kırk gün namazı kabul edilmez.” (1) buyuran Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, bir başka hadisi şerifte de “Kim bir kâhine gider, dediklerini doğrularsa şüphesiz ki Muhammed’e indirilmiş olanı inkâr etmiş olur”(2) buyurarak, meselenin vahametini ortaya koymuşlardır.
Ehli Sünnet âlimlerine göre, kâhini/falcıyı, gaybdan verdiği haber konusunda tasdik etmek, küfürdür.(3) Bütün bunlara rağmen, bu zümrenin hedef kitlesi, ne yazık ki namazında niyazında ev kadınları oluyor!

‘Ama bildi!’ safsatası
“Şehir efsaneleri” maalesef toplumumuzu esir almış vaziyette. Falcıların da en büyük sermayeleri şehir efsaneleridir. Sosyal hayatın getirdiği dertlerin esiri olan insan, dertlerine çare ararken, eşine dostuna müracaat ettiği zaman, medyumların kumpası faaliyete geçiyor.

Şehir efsanelerine inanan kişi, zaten medyumun önüne gidene kadar kendisini inanmak üzere kurguluyor, inanmaya hazır bir psikoloji ile medyumun dizi dibine oturuyor. Kırk tane yalanı; tek bir doğru ile tutturan medyumun söylediklerini, biraz da tevil ederek “Vay bildi!” diyerek kabulleniyor.

Hâlbuki üzerinde dikkatlice düşünülse medyumdan/falcıdan sadır olan sözlerin genel geçer kelamlar olduğu, her ailede veya şahısta meydana gelebilecek problemler olduğunu idrak edebilecekken; “Denize düşen yılana sarılır” misali, falcının söylediklerine itibar ediyor.

Bu tür medyumların pek çoğu, maalesef cinlerin kontrolüne girmiş ve kendileri de bu yönüyle hasta olan kişilerden oluşmaktadır. Cinler fıtratları gereği olan merakları neticesinde, elde ettikleri bir takım malumata, onlarca safsatayı da karıştırarak, medyumun kalbine vermektedir. Bu vehim ile artık, falcımızın kurbanı “Ama falcının söyledikleri çıktı” şeklindeki şehir efsanesinin kurbanı olmaktadır.

Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, falcının söylediği bazı şeylerin doğru olduğunu söyleyen sahabeye: “Bu söz, cinlerindir. Cin bilgiyi kapar da dostunun kulağına tavuğun gıdaklaması gibi gıdaklar. Bu şekilde ona yüz yalandan daha fazlasını karıştırır”(4) buyurarak, meseleyi izah etmişlerdir.

Havas ilmî
Kelime anlamı itibariyle “seçkinlerin ilmi” anlamına gelen havas ilmi, maalesef bugün yukarıdaki şarlatanların diline pelesenk olmuştur. Büyük salih ve âlimlerin kalplerine; ilham edilen kimi ismi şeriflerin ve ayetlerin muhtelif okuma şekillerinden elde edilen faydalar olarak özetlenebilecek olan havas ilmi; herkesin kendi başına yapabileceği bir iş değildir.

Bizatihi bir rehberden talim edilen bu ilim, aslında tasavvufun Esmaü’l-Hüsna ile alakalı kısmının parçasıdır. Seyrî sulük denilen kutsi yolculuk, tek başına yapılamadığı gibi havas ilmi de kitaplardan tahsil edilemez.

Eski âlimler, bu konuda yazdıkları kitaplarda verdikleri formüllerin çoğunu, bilerek eksik veya hatalı bırakmışlar ve esrar-ı Esmaü’l Hüsna’nın yanlış ellere geçmesine izin vermemişlerdir. Piyasada muhtelif isimler altında satılan havas kitapları da aynı durumdadır. Hatta bir tanesinde “cinlerin üzerine yemin edilen” bir havasa, bu fakir rastlamıştır ki; Allah’tan başkası adına kasem etmenin hükmünün küfür olduğu malumdur. (Yani böyle yapan, İslam dairesinin dışına çıkar!)

Başta da belirttiğimiz gibi havas ilmi; seçkinlerin, yani salihlerin büyüklerine mahsustur. Ancak şimdilerde, havas bildiğini iddia eden zatların çoğu tecvitten, harflerin mahrecinden bile bihaberdirler. Bu tür havas okumaları, sadece zikir ve tesbihat ile değil; bir takım riyazatlar ile desteklenerek yapılmaktadır. Kendisinde havas ilmi olduğunu iddia edenlerin veya huddamı (hizmet eden ruhanîsi yada cini) olduğunu söyleyenlerin riyazatlarına şahit olan da artık nerdeyse yoktur.

Bilakis şerî şerif dışı ahvalleri, herkesin malumudur. Sözleri salihlerin kelamlarına, halleri ariflerin tavırlarına benzemeyenlerin, kendilerinde havas ilmi olduğunu iddia etmeleri, komediden başka bir şey değildir.

Burçlar, Burç Falı ve Astroloji

İslam’a ait pek çok meseleyi alaya/hafife alan bir kısım medyanın, olmazsa olmazlarından birisi de astroloji ve burç falıdır. Aslında Güneş sisteminde bulunan on iki takımyıldızına verilen isim olan burçlar; maalesef günümüzde, ‘modern kehanet’in en önemli araçlarından birisi haline gelmiştir.

İslam’a ait meseleleri hafife alan; Ramazan-ı Şerifi dahi magazinleştirmeye çalışan malum gazete ve dergilerin; astrolojiye neden yer verdiklerini, sizin basiretinize ve anlayışınıza bırakıyorum. Güneşin yılın her ayında belli bir burca girmesinden hareketle bu işe ilmi bir kılıf uydurulmaya çalışılmış ve astroloji ilimmiş gibi sunulmuştur.

Hâlbuki İslam’a göre yıldızların insanların kaderine tesir etmesi mümkün değildir. Ehlî Sünnet âlimleri, burçların ve astrolojinin aslında eski kavimlerden birisi olan Sabiilerden kalan bir adet olduğunu, tesiri yalnız yıldızlardan bilerek, gayba yönelik bir takım hükümler çıkarmaya kalkışmanın, küfür ve şirk olduğunda ittifak etmişlerdir. (5)

Bu tür insanların en önemli dayanağı da Kur’anı Mecid’de Buruc (Burçlar) Suresi’nin olmasıdır. Kur’an ile kendi batıl oyunlarına delil getirmek isteyenler, maalesef bu sureyi öne sürüyorlar. Hâlbuki Mevla Teâlâ, bu surenin ilk ayetinde, burçlara sahib olan gökyüzüne yemin etmektedir. Buruc Suresi’nde bu tür görüşlere delil olmayı bırakın, ima dahi edilebilecek olan en ufak bir karine yoktur.

“Kim, Allah’ın zikrettiğinin gayrisi için yıldızlar ilminden bir bab iktibas ederse sihirden bir şube iktibas etmiş olur. Müneccim kâhindir; kâhin de sihirbazdır, sihirbaz da kâfirdir” (6) diye buyuran, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, meseleyi bizim için en güzel şekilde özetlemiş oluyor.

Yıldızname isimli Bâtılnâme
Bu tür şarlatanların en sık atıf yaptıkları kaynaklardan birisi de Yıldızname isimli bâtıl eserdir. Ehlî Sünnetin büyük imamı Caferi Sadık Hazretlerine atfedilir. Ancak, Yıldızname’nin, ne İmamı Caferi Sadık’a aidiyetine ait en ufak sağlam bir delil ne de içinde İslami temellere dayanan bir bilgi yoktur.

Kişilerin isimlerinin baş harflerine göre geleceğe ait bir takım haberler veren Yıldızname’nin, uydurma olduğu aşikârdır ve İslam âlimleri ‘yıldızname’ yerine bu uydurma kitaba ‘bâtılnâme’ demeyi uygun görmüşlerdir.

Nazar
Nazar, bir kimsenin, başka birisine, onun bir eşyasına, hayvanına, malına hasetle karışık beğenerek bakmasıdır (7). Tıbbın suskun kaldığı bu hakikat; muhtelif usullerde açıklanmaya çalışılmaktadır. Ancak Efendimiz aleyhissalatu vesselam, varid olan hadisi şeriflerinde, nazarın batıl bir inanç olmayıp bir hakikat olduğunu ortaya koymaktadır: “Nazar haktır, kader ile yarışan bir şey olsaydı, nazar değme işi yarışıp onu geçerdi.” (8)

Bu hadisi şerifte, nazarın kader ile alakasının olduğu Efendimiz tarafından vurgulanmaktadır. Ayrıca dikkat etmek gerekir ki nazarı değen kişinin, bunda bir tesiri yoktur. Yaratma işi Allah’a mahsus olduğundan; nazarı keskin olan kimsenin baktığı anda vereceği/verdiği zarar, Allah tarafından yaratılmaktadır.

Nazarın yol açacağı sıkıntıların büyüklüğünü, yine Kâinatın Efendisi tarafından dile getirilmiştir: “Göz değmesi haktır. Deveyi kazana, insanı da kabre sokar.” (9)

Müslüman, beğendiği bir şey gördüğü zaman, “Maşaallah ve Bârekallah” (veya maşaallah, la havle vela guvvete illa billah) mübarek kelimeleri ile istiaze de bulunmalıdır. Hatta bu hususta Nakşî Halidi Meşayihinden Serezli Hasib Efendi “Çocuklara; ‘Ne güzel çocuk maşaallah’ demeyin. ‘Ne güzel çocuk’ ile ‘maşaallah’ arasında, nazar değer. Siz önce ‘Maşaallah’ deyin, sonra çocuğu övün” diyerek, bu hususta bizlere yol göstermektedir.

Nazarın tedavisi için kurşun döktürmek, nazar boncuğu taşımak, at nalı asmak, sarımsak taşımak gibi meselelerin aslı astarı yoktur. Hele hele nazar boncuğunun kişiyi nazardan koruduğuna inanmak; insanı itikad açısından küfre düşürecek, İslam dairesinden çıkartacak, sıkıntıya sokacak bir durumdur.

Nazarın izale edilmesinde, Efendimiz aleyhissalatu vesselamdan pek çok rivayet gelmiştir. Bunlardan bir tanesinde gözü değene abdest alması emredilir, onun abdest suyu alınır, bununla göz değmesine uğrayan (main) yıkanırdı (10).
Yine âlimler; Felak, Nas Surelerinin ve Ayet’el-Kürsi’nin, nazara karşı etkili olduğu konusunu özellikle belirtmişlerdir. Kalem Suresi’nin son iki ayetinin de nazara karşı etkili olduğu ehlince nakledilmektedir.

Büyü ve Büyü Bozanlar

Büyünün (sihrin) hakikati konusu, bu yazının çapını aşan bir meseledir. Ancak Kur’an’ı Kerim’de ve hadisi şeriflerde sihrin izah edilmesi bizler için yeterlidir. Toplumumuzda suistimal edilen hususlardan birisi de maalesef büyü bozma meselesidir.
Maalesef “Büyü bozduracağım” derken, itikaden sıkıntılı hallere düşen; aile saadeti yıkılan pek çok insan vardır. Özellikle karı-koca arasındaki geçimsizliğe çare aramak için yola çıkanların başına gelenleri, içimiz sızlayarak duyuyoruz.

Büyü bozduğunu söyleyen veya okuyarak/rukye yaparak, insanları iyileştirdiğini söyleyenler konusunda, okuyucularımıza söyleyebileceklerimiz şunlardır; en başta, hasta okuyan kişinin itikadının araştırılması gerekmektedir.
İmamı Rabbani Hazretleri, her işin başının halis bir itikat olduğunu söylemektedir. Şeyh Fethullahı Verkanisi Hazretleri de Adab’ında, itikadı sağlam olmayan bir kimsenin duasının makbul olmayacağını, herhangi bir varidata/fuyuzata nail olamayacağını söylemektedir.

Seyyid Abdulhakim Arvasi Hazretleri de “Kur’an şifadır. Nasıl suyun şifa olması, geldiği borunun temizliğine bağlıysa Kur’an’ın Şifa olması da böyledir” Buyurarak, meseleyi vüzuha kavuşturmuşlardır. İtikadı sağlam/düzgün olmayan kimsenin okumasından fayda ummak boştur.

Okuma işini yapan kimsenin okuduğu şeylerin; sure, ayet veya hadisi şeriflerde nakledilen dualar yada ehlullahın tavsiye ettiği evrad/ezkar olması gerekmektedir. Arapça’dan başka dilde namaz olmayacağı gibi anlamsız kelimeler veya başka dillerde olmaması gerekmektedir. Okunan şeylerin de Ehlî Sünnet itikadına uygun olması lazımdır.
Okuyan kişinin tecvid bilmesi, harfleri düzgün ve mahrecinden çıkarması gerekmektedir. Kur’an’ı yüzünden okuyamayan; peltek ‘se’ yerine ‘sad’ harfini çıkaranın okuyacağı surenin/duanın tesir edeceği şüphelidir. Okuma yapan kimsenin şerî şerifin kurallarına riayet etmesi şarttır.

Mahremiyeti ihlal
Başka bir suistimal meselesi de mahremiyet konusudur. Birbirine nikâh düşen kadın ile erkeğin, kapı kapalıyken hangi maksada matuf olursa olsun, bir odada kapalı kalmaları caiz değildir. “Sen benim kızım gibisin”, “ Ben senin baban/hocan yerindeyim” şeklindeki mazeretlere cevaz verecek bir tane âlim bulunamaz.

Yine aynı şekilde, nikâh düşecek kadın ve erkeğin birbirine temas etmesi de haramdır. Unutmayalım ki “Kem alet ile kemâlat olmaz.” Haram yollardan şifa aramak, abes ile iştigaldir.

Kendisinde büyü olduğunu düşünen veya cin tasallutuna maruz kaldığına inanan kimseler, Salih bir hoca bulamazlarsa Kur’an’ı Kerim’deki hırz ve şifa ayetlerini kendilerine okumalıdırlar. Şarlatanların elinde oyuncak olmaktansa bu tür bir çare; dua ve Allah’a istiaze (sığınmak) ile beraber, daha doğru ve hızlı bir çözüm bulacaklardır.

Bu noktada, bir meselenin daha altını çizelim. Büyü bozduğunu söyleyen kimsenin, gabya/bilinmeyene yönelik hususlarda haddi ve çizgiyi aşmamalıdır. “Sana falanca büyü yaptı” veya “şu tarihte büyü yapıldı” gibi kesin ve gayba ait meseleleri söylemesi, bu kişinin daha önce de söylediğimiz gibi, itikadına zarar vereceği gibi tasdik edenin de itikadına zarar vereceği aşikârdır. “Bunları bana cinler haber veriyor” dese bile, durum farklı değildir.

Allahu Teala, tüm Müslüman kardeşlerimizi, şarlatanlara ümit bağlamaktan, İslam dairesinin dışında çare aramaktan, şarlatanların elinde oyuncak olmaktan, cinlerin, cincilerin, büyücülerin ve hased edenlerin şerrinden muhafaza buyursun. (âmin)

Kaynak: Gülistan/Ahmed Haliloğlu

KONULAR
  • falcılık
  • büyücülük
  • falcılık nedir
  • falcılık ve büyücülük
ETİKETLER Allah, astroloji, Bakla falı, Burç Falı, burçlar, Büyü, Büyü nedir, Çin falı, cinler, Efendimiz sallallahu aleyhi vesellem, Ehli Sünnet

Benzer Haberler

Bu Yorumu Cevapla!

*

*

Top css.php